28 Aralık 2014 Pazar

Kırık Rakı, Eski Sevgili ve Dostluk

2012 yazının sanırım ağustos ayıydı. Ben ve üç arkadaşım, yine aramızdan birinin ‘bu akşam rakı yapalım mı?’ demesi üzerine rakı içmeye karar verdik. Aslında rakı içtiğimiz zamanlar hayli eğlenirdik, şarkılar türküler mezeler sohbetimiz ve yıllardır süregelen arkadaşlığımız bunun en büyük pay sahibiydi.
Akşama başlamadan önce epey kalabalıktı masa, alışverişe gittik dördümüz. diğerleri evde akşamın hazırlığını yapıyorlardı. 100lük rakımızı attık sepete, canımızın çektiklerini attık çocuk gibi bir de elzem olanları tabii. Ardından bindik arabaya, rakıyı kırılmasın diye yanına almıştı Burak.
10 dakikalık yolculuktan sonra evin önüne geldik. Poşetleri elimize almış eve giriyorduk. En arkada Burak elinde rakıyla geldi eve. O zamana kadar çok sakarlığına şahit olmuştum ama inkar ediyordu hep bir bahanesi vardı ibnenin. Eve elinde rakıyla besmele çekerek mi girdi, bu rabbimin ‘bok mu var beni karıştırıyosun?’ deme şekli miydi, yoksa tamamen burak’ın sakarlığından mı kaynaklanıyor henüz orası muamma, kamilin ayağı takıldı, sendeledi... o an film şeridi gibi slow motion geçti gözümün önünden, her şey ağır ilerliyordu, sanat filmi gibi amına koyim demeye kalmadı 100lük rakı yere düştü. Patladı götü rakının.
Feryat çığlıkları, akabinde insanların rakının düştüğü bölgeye toplanıp şeytan çıkartması izler gibi ibret alarak bakması hepsi bir anda oldu. Sonra burak’ı rakı almaya gönderdik. Aldı.
Ben ve Sinan bahçede durmuş bir matem havasına bürünmüştük, burak geldi sonra. İçeri girdik. Neyse keyfimiz yerine geldi tekrar tabii. Sikeyim rakıyı.
Gerçekten de sikeyim. Bunu söylememdeki sebep bir; arkadaşlığımız. iki; birazdan anlatacaklarımdan.
Kahkahalar, sohbetler, saçma sapan anılar ve benim iflah olmaz şarkı söyleme isteğimle gecemiz şenlendikçe şenleniyor, güzelleşiyordu.
Bir kaç saat sonra diğer arkadaşlarımız gitti, ben, burak, uğur ve sinan dördümüz kaldık yazlığın balkonunda.
Rakının sonlarına gelmek üzereydik. Ben çakırkeyiften biraz daha iyiydim. Rakı içince bi duygusallaşıyorum bilmiyorum bu meret bende böyle etki yaratıyor. Sonra aramızdan biri ‘hadi herkes bir sırrını söylesin’ dedi. “oha lan, güzel fikir. Ama emin miyiz?” bi 5-10 dakika düşündük. İlk burak anlattı, ardından uğur sonra ben en son sinan. Sinan çekindiği için en son anlatmak istedi. Biraz duygusal anlar yaşamadık değil tabii. Terapi gibiydi bi birbirimize sarılmadığımız kalmıştı avradını sikeyim. Velhasıl tekrar kaldırdık kadehleri arkadaşlığımıza içtik, sikerim şerefi.
Dördümüzün de ortak bir derdi vardı. Hemen hemen aynı zamanlarda ayrılmıştık sevgililerimizden.

Sanırım bu benim bok yememdi. Kimin söylediğini hatırlamıyorum ama duygularını onlara nazaran daha belli eden bi insan olduğum için ‘ben söylemişimdir kesin’ kanısı daha muhtemel geliyor. “hadi arayalım” dedim. “ne?” diye ortak bir ses çıktı masadan. “arayalım işte, eski sevgililerimizi. Özlediğimizi söyleyelim” dedim. Patlak lastik gibi sshaa shha siktir lan diye bi güldüler ilk, sonra ciddiye aldılar. Ardından çıkan ortak ses şöyleydi; ‘TAMAM AMINA KOYİM’
Hadi ara uğur dedik. Aldı uğur telefonu eline aradı.
Pürdikkat telefonu açmasını bekledik kızın, sesi dışarıya vermişti. Uzun uzun çaldıktan sonra bi hayli kırgın ve kırgınlığını üzüntüsünü belli etmemeye çalışan bir ses tonu “alo” dedi.
Uğur sessiz kaldı ilk, boğazı düğümlendi sanırım, bilmiyorum. “hadi konuş amk çocuğu” falan dedik.
Bi kaç klişe cümle kurduktan sonra “tekrar sevgilim olur musun?” cümlesini kurmasını beklerken kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra. “SENDEN ÇOCUĞUM OLSUN İSTİYORUM” dedi.
Masada birbirimize bakakaldık, kafalarımız birbirimize dönüyordu ama gözlerimiz uğur’daydı. O şaşkınlıkla ne tepki vereceğimizi bilemedik ilk. ‘vay amına koyim’ diyebildik sessiz bi şekilde.
10-15 dakika konuştuktan sonra tekrar sevgili oldular ve konuşmayı güzel bi şekilde bitirdiler. Tebrik ettik, yaladık yuttuk uğuru sarıldık falan. YA SARHOŞUZ AMINA KOYİM SARHOŞ.
Uğur ‘hadi ara Burak’ dedi.
‘abi ben arayamam, yapamam, edemem’ dedi. ‘hadi lan’ diye bi ses çıkınca masadan aldı telefonu eline. Rakısından bi yudum aldı koydu telefonu masaya. DIIIIIIIIT. DIIIIIIIIIIIIIT. ALO?
‘alo’ diye karşılık verdi burak. Kendinden emin bir ses tonu takınmaya çalışıyordu. Bu bariz belliydi. Uğur’dan sonra umutlanmıştık ve neden ikide iki yapmayalım dedik.
Burak onu özlediğini, hala sevdiğini itiraf etti. Telefondan ‘kem küm’ sesleri geldi. ‘bişey söyleyecek misin?’ dedi burak tekrar.
‘burak biliyosun seninle ayrıldık’
‘evet’
‘ama  benim görüştüğüm birisi var’
‘hmm’ dişlerini sıkarak bize bakıp sinirli bi tebessüm attı burak.
‘sana değer verdiğimi biliyosun ama yapabileceğim bi’şey yok. Üzgünüm’
‘anladım’ diyerek kapattı telefonu.
Kızın biriyle beraber olmasından çok burak’ın duygulanması ve dizlerini yumruklaması zorumuza gitmişti sanırım. Kadehi bir dikişte içip dışarı attı kendini. Uğur da peşinden gitti.
Onlar gidince sinanla baş başa kaldık, tam rakımı içerken ‘hadi ara’ dedi. Başım hafif eğik kaşlarımı çattım, ‘bundan sonra nasıl cesaret etmemi bekliyosun amına koyim sinan?’ dedim.
Yiyemeyeceğin yarrağın altına yatmayacaktın dedi. Ya da buna benzer bi’şeydi hatırlamıyorum.
Aldım telefonu elime aradım.
O zamanlar internet radyosu yapıyordum, ses tonumu ayarladım radyo yayını yapacakmış gibi. ÖHÖM ÖHHHHHHHÖMM falan ettim. Tam peyniri çatallamıştım ki ‘efendim?’ diye bir ses açtı telefonu.
‘nasılsın?’ diye sordum ilk, ‘iyiyim’ dedi.
‘şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle, bir daha kurmayacağım zira bu cümleleri’ dedim.
‘ozan içtin mi sen?’
Sinan’a şaşkın şaşkın bakarken içimden HASSİKTİR AQ dedim ama aslında ‘iki duble bi’şey içtim, dinliyor musun beni?’ dedim.
‘dinliyorum.’
‘sana yazdığım şiirleri, şarkıları, hikayeleri her şeyi unut.’
‘ne?’
‘çizdiğim resimlerini de unut’
‘anlamıyorum ozan’
‘ne diyorum ben ya, SENİ ÖZLEDİM BEN AMINA KOYİM SENİ’ deyiverdim birden.
Hiç es vermeden kendinden emin bir ses tonuyla;
‘olur öyle’ dedi.
‘ne demek olur öyle?’
‘ozan olmaz, olamaz. Seni seviyorum bunu sen de biliyorsun ama artık olmaz, seninle güzel şeyler yaşadık güzel günlerimiz oldu, belki hiç yaşamayacağım şeyler yaşadık ama bitti. Anla artık bunu’ dedi.
‘sen nasıl anlattın bunu kendine?’ deyip kapattıp telefonu.
Kadeh tokuşturduk sinan’la devam ettik içmeye. Derken o sırada uğur’la burak geldi oturdu tekrar masaya bi 70lik koydular ortaya. Burak’ın gözleri ateş saçıyor amına koyim diablo gibi götveren.
‘noldu?’ dedi uğur.
Anlattım. Kısa süreli bi teselli konuşmasının ardından sinan’a çevirdik gözlerimizi. Aldı telefonu eline, sürekli bakıp güldüğümüz bıyığında kalan şalgamı emikledi sonra bir ses açtı telefonu.
‘alo?’
‘alo, nasılsın?’ dedi sinan.
‘iyiyim’ iyiyim diyordu ama niye aradın beni der gibiydi ses tonu.
‘ben seni özledim’
‘sinan..’
‘ben seni seviyorum, unutamıyorum’
‘sinan hayır, unutmalısın’
Çok ısrarcı olmadı sinan. Kısa süreli bir diyalog oldu ve kapattı telefonu. Tekrar içmeye başladık. Günün galibi uğur’du.
Gerçi bu ziyadesiyle göreceli bir sonuçtu ama gecenin amacına bir tek uğur ulaşabilmişti.
Kafalarımız düşmeye başladı ufaktan, toplamaya başladık masayı, kapattık ışıkları.
...
Öğlen iki gibi uyanmıştım. Başım çatlıyordu. Gözlüğümü taktım, havlumu omzuma attım, sigara altlığı yapıp çıktım evden. Sahile indim ağır ağır. Bizimkiler iskeledeydi, onlara yaklaştıkça kafamda sormak isteyip ne sormak istediğimi hatırlayamadığım soru canlandı birden. Yanlarına geldiğimde havluyu iskeleye atıp ‘BİZ DÜN GECE NE YAPTIK AMINA KOYİM?’ diyebildim sadece.
Hep bir ağızdan kahkaha patlattılar, meğer ben gelmeden bu sorunun cevabını aramaya koyulmuşlar.
Ne yaptık, neden yaptık hiç bir fikrim yok.
Ama o gece, bu zamana kadar yaşadığım en güzel geceydi.


En azından birimiz mutluydu ve bu bize yetmişti.

7 Aralık 2014 Pazar

Fotraf Çekçes

Tekrar hoşgeldiniz.
Ayakkapları içerde çıkarın.
Bugün 96,97 yıllarından bahsedeceğim. Kısa kısa hikayelerle monoton geçen çocukluğumun ancak bu kadar monoton olabileceğine tanıklık edeceksiniz.
Bir de ilk defa fotoğraflı yazmaya çalışacağım.
Umarım keyif alırsınız.
Böyrün.

Yıl 1996 güzel bir bahar sabahı. Hatırladığım kadarıyla adanalı komşumuz Gülay teyze’nin diken kökü soyup ağzımıza tıktığı vakitler. Bahara tekabül ediyordu. 
Ya misafirliğe gidecektik ya da annemin yine ‘yeni film aldım hadi bi fotoğraf çekelim’ önerisiyle başladı gün. Güzel bir kahvaltının ardından dolma teker bmx’ime binip öylece turlamak, ayakkaplarımın altını eritmek istiyordum fren olarak kullanarak.
Kendimi bildim bileli anneannemlerle altlı üstlü ya da karşılıklı otururuz. ayrı değildik yani. 3-4 yıllık bir taşınma durumları yaşansa da hayatımız böyle geçti, geçiyor. Biz taşındık onlar geldi, onlar taşındı biz gittik. Allahım ne kadar tatlıyız. Öhe.
Velhasıl baharın vermiş olduğu tutkuyla tam kapıdan attım dışarı kendimi ki; ensemde bir el hırkamdan içeri çekiyordu beni. ‘FOTRAF ÇEKÇES NEREYE GİDİYOSUN?’
‘YA ANNÖ YAAAAA’
Yakarışlarım sonuç vermemişti. Ama kaçış asla imkansız değildi.
Bunda bu kadar abartılacak ne var diyebilirsiniz ama annemi tanımıyorsunuz. Fotoğraf çektirmeden önce parmak uçlarını tükrükler kaşımı düzeltir, ceketimi pantolonumu tekrar giydirir, en ufak ayrıntıyı bile kaçırmazdı. Makinanın 0.3 saniyede görüntüye çevirdiği şeyin adı fotoğraftı. Ve biz 0.3 saniye için tam 1 saat hazırlık yapıyorduk.
Neyse.
Annem tutmaya çalışıyor ben kaçmaya. Annem tutuyor ben direniyorum, annem çekiyor ben bağırıyorum. Ufak bir hengameden sonra bıçak kesiği gibi bir ses inletti bahçeyi.
‘DET!! AVRADINI SİKERİM, DOĞRU DUR’ grandpa’s mechanics... dedem sükuneti sağlamıştı. Ben de bitkin düşünce olduğum yerde durdum.
Ve sonuç:
Annem ben ve dedem kameranın karşısına geçtik,
Güleyim de güzel çıkayım diye başıma ufak bir tokat darbesi,
Duvarın arkasında sik gibi kalmayayım, kadraja sığayım diye de beni kaldırmaya çalışırken 0.3 saniyede oluşan manzara.

Sonra mı?
Ver elini toz toprak.


Emin olmamakla beraber 97 senesiydi sanırım. O kadar zaman geçmiş ki dedem bıyıklarını kesmiş zamanın dsp seçmeni, ak güvercin timsali dedem yine bahçeye atmış sandalyesini, mahalleliyi izleyerek sosyolojik analizler yapıyor, akşamına ‘bu hafize karısı da hiç yerinde durmuyor dinini siktiğim hep çalışıyor, helal olsun’ gibi analizlerle karşımıza geliyordu. Daha anlaşılırdı en azından. “hmm hafize çalışkan.”
Bir yaz günü dedem ufukta elinde bir koliyle göründü. Biraz agresif yapısı vardı, çok sevdirmezdi kendini. Ehe. Yanına koşamadım ve kutunun içinde ne var diye de meraktan ölüyordum.
Zaman yavaşlamıştı sanki, ivmesi değişmişti yeryüzünün, kütlesi küçülmüştü güneşin 1 dakika 3 gün gibi geliyordu. Neyse aq dedem geldi kapıya karşı apartmandaydık. Koştura koştura gittim yanına perdeyi çekip. Annem arkamdan ‘yavaş yavaş düşceksin öküzaleyhiselam’ dese de pek takmamıştım.
Düştüm sonra.
Dizim acıyordu lakin belli etmeden gitmiştim dedemin yanına. Benim konuşmama hacet kalmadan açıverdi kutunun ağzını.
(Bu ne amk?)
-“bu ne dede?”
+“neye benziyo?”
(Ne biçim civciv bu amk?)
-“ne dede bu kara kuru ne bu?”
+”hehehe bıldırcın lan bıldırcın.
(Vay amk)
-napcaz bunları?
+GÖ.. tövbe tövbe yicez.
-ee ne zaman büyücekler.
+ne kadar çok soru soruyon sen ya, çekil şurdan.
Diyerek kapakladı kutuyu yere, sonra saldı bıldırcınları. Kaçışmaya başladılar. İçgüdüsel midir nedir panter gibi peşlerinden koştum. 4-5 tane falanlardı. Hepsi ayrı yöne kaçıyordu. 15 dakikalık koşuşturmadan sonra dedem oturduğu yerden “oğlum napıyon?” dedi.
“kaçıyolar dede tutmaya çalışıyorum” deyince “o duvarlar niye var olm sen neden kendini aptal gibi yapıyon” dedi. Biraz düşündüm haklıydı, sonra ben de çıktım duvarın üzerine oturdum.
Cebimdeki yumiyumu çıkarıp kemirmeye başladım. Gözlerimi bi yere sabitleyip gerizekalı karıncaları izler gibi bıldırcınların hareketlerini izliyordum.
Velhasıl kelam akşamı ettik.
Hep beraber yemek yiyecek star tv’deki bet suratlı karının haber sunuşunu izleyecektik. Masa kuruldu salata geldi, çorba içtik pilav kondu, lan üstüne bi et parçası attı anneannem.
Hiç ses etmeden ısırdım bi parça. Tadı tavuk gibiydi ama tavuk değildi. Bu ne dedim anneannemi dürterek sessizce. Bıldırcın dedi.
Yıkılmıştım. Artık eski ozan değildim. Üzüntüden ağlayacaktım neredeyse. Durgunlaştığımı gören annem yesene deyince; "YA BARİ BİRAZCIK BÜYÜSELERDİ" dedim.
Sessizlik oturdu masaya.
Sonra benim o halimi görünce dedem anlatmaya başladı.
Bu hayvanlar böyle yeniyor da efendime söyleyeyim böyle yetiştiriliyor da, vay efendim yumurtası çok vitaminli de, sağlıklı da falan da filan inter milan.
Geçmemişti üzüntüm.
Anneannemin her zaman elma şekerleri vardı bu gibi durumlar için. Tevekkeli dedeme vermiş ‘ver şunu çocuğa da al gönlünü’ diye dedem de geliverdi usulca yanıma.
Neyse düzelttik aramızı.

Akşam biraz zor uyusam da sabah dinç uyanmış dedemi yine bahçede otururken görmüştüm. Kahvaltımızı ettik, ben tam atariyi takmış mario oynayacakken. “KALK FOTRAF ÇEKÇES” dedi annem.
Dejavu..
Ellerim cebimde çıkıverdik evden. Dedemin yanına gittik. Annem kaşlarını düzelt direktifiyle beni derledi. Dedemin önüne oturttu, peynir diyin bakiyim diyerek resmetti geçen günün suratımızdan silinmeyen şaşkınlığını.
En azından dedemin.
Ben sinsi sinsi peynir dedim ama dedem demedi. 


Yaşımdan mütevellit balık hafızası gibi ruhiyem mevcutmuş. Yıllar sürebilecek potansiyel bir travmayı zor uyuyarak atlatmışım sadece. Tebrikler bana. Beni.


Kollarıma sakızdan çıkan dövmeleri yapıştırdığımı saymazsak çocukluğum çok sıradandı be Müjgan.

2 Aralık 2014 Salı

Sarışın kız, Balık Kraker ve Minibüs

Öncelikle tekrar merhaba. Yıl olmuş görüşmeyeli. Sanıldığının aksine abidik gubidik bi hikayeyle devam edeceğim kaldığım yerden. Konuyla alakası yok ama grip falan olursanız ballı kış çayı için.
Geçen gece tam uykuyla uyanıklık arasındaki o beynin en çok çalıştığını sandığımız (Bence öyle) anda bi anımı hatırladım. Anıdan çok bi kadını. Sizlere ondan bahsedeceğim.

Selamın aleyküm. Tam tarihi hatırlamıyorum ama okula henüz başladığım vakitlerdi. Kırtasiye malzemelerini annemin aldığı, annemin hem anne hem de lojistik destek müdürü olduğu, şeker yalamanın yavaş yavaş bittiği dönemler.  Annemin hala elimden tuttuğu, okula onsuz gitmediğim zamanlar. Evet tam olarak o dönemler.

Birgün cesaretimi toplayıp ‘tek gitçem ben okula’ dedim babam çayını yudumlayıp, annem elmayı soyarken. Evde bir western çalısı yuvarlanmadığı kalmıştı. Derin sessizlikten sonra babam ‘iyi’ dedi.
Olley be diye sevinirken annem ‘ben atarım seni minibüse’ dedi. Pek üzerinde durmadım, sonuç olarak tek başına seyahat edecektim.
Sabah oldu.
Hava tam tabiriyle yetimi gözünden sikiyor. Öyle bir soğuk. Sanırsın sivasın dağlarındayız. İstanbul işte. İçime atlet üzerine ince uzun kollu sikimsonik bi içlik onun üzerine boğazlı kazak, onun üzerine önlük, onun üzerine özenle ütülenmiş yakalık, onun üzerine hırka, onun üzerine denizdeki duba gibi görünmemi sağlayan bir mont.
Annem beni askere uğurlar gibi el sallaya sallaya bindirdi minibüse. Nasıl sıkışık. Boyum yaşıma oranla normal olduğu için sürekli bi göt darbesi yiyorum sağdan soldan. Sağa gidiyorum göt, sola gidiyorum göt. Onlar bana vurdukça bende onlara kafa atıyodum. 
5-10 dakika sonra boşaldı gibi oldu minibüs. Koltukları görmeye başlamıştım yavaş yavaş. Sonra arkaya doğru bi adım atıp boş yer görme umuduyla sansar gibi kaldırdım başımı. YÜCE RABBİM BU NE BÖYLE dedim içimden. Cam kenarında sarışın, şimdilerde kate uptonla kıyaslayabileceğim bi güzellik. Kendime geldiğimde ‘hemen ilişmem lazım’ hissi kapladı içimi. Napsam ne etsem diye düşünürken bi baktım yanında kimse oturmuyor. Kız o kadar güzel ki kimse yakıştıramıyor kıza kendini zaar. O zamandan kaldı sanırım benim bu gereksiz özgüvenim. Götleri yara yara kızın yanına vardım. Darbe yemekten kıpkırmızı olmuştu suratım. Sırtımdaki çantayı düzeltmeye çalışırken eliyle birden bana doğru uzanıp çantayı aldı kucağına, ‘gel bakalım’ dedi. Dedim ‘BİR DAHA SÖYLE’
Eblek eblek gülümsüyodum kıza bakıp, ‘teşekkür ederim’ diyebildim sadece. İçimde kopan fırtınalar destan yazardı muhakkak. Kelime haznem o kadardı. Bi de rica ederim’i öğrenmiştim o zamanlar.
Okulda öğretmenler odasına çay götürürken öğretmenler teşekkür ediyor ben de bişey değil diyordum. Sonra yan sınıfın öğretmeni biri sana teşekkür ettiğinde ‘rica ederim’ deyip gülümse dedi. O günden sonra öğrenmiştim onu da. Neyse.
Kızla yan yana otururken bişey söylemem gerektiğini düşündüm, camdan dışarı bakıyordu. O bakarken suratını inceledim. O zamanlar bişey ifade etmiyor ama geçen gün hatırlayınca epey güzelmiş diyorum. Çıkık elmacık kemikleri, yerinde sade bi makyaj, sarı saçlar, hafif çekik gözler, düğme gibi burun, kahve fincanı gibi ağzı. (neşet ertaş’a tasfir için teşekkürler, hürmetler) velhasıl ‘şey ben alim mi çantamı ağırdır o, çok ders varda bugün’ derken buldum kendimi.
‘naptın olm sen’ dedim, pişman olmuştum, yerin dibine girmiştim. Ne demek ağırdır lan ne demek ağırdır aciz mi o taşıyamaz mı, hakaret mi ettin naptın sen şimdi diye iç dünyamda savaşırken ‘yok iyi böyle’ deyip makas aldı yanağımdan.
Kulağımda ANNIE ARE U OKAY? Diyordu micheal jackson. Hangi cennetin hangi asma katındaydım, hangi üzüm yaprağı düşüyordu parmak uçlarıma, hangi şarabın alamadığım tadıydı.
Yanaklarım kıpkırmızı oldu. Utancımdan koltukta kağıt gibi süzülüp yere yuvarlancaktım. ‘ehe’ diyebildim ama sadece. Okul durağı gelince ‘ben geldim teşkür ederim’ deyip indim minibüsten.
Tam bir öküz gibi. İnsan bi elveda derdi. ‘keşke bi güle güle deseydin’ dedim kendi kendime. O zamanların da ilk keşkesidir bu.
Onu gördükten sonra ne ders dinliyordum ne adam akıllı bişey yiyip içebiliyordum.
Bir daha onu görür müyüm umuduyla bindim hep minibüse. Hep aynı saatte çıktım. Bir keresinde belki hafta sonu gidiyordur artık gideceği yere diye düşünüp o soğukta Cumartesi sabahı sevimli kahramanlar izlemem gerekirken, kat kat giyinmiş minibüse binmiştim. Sonra okul durağında inip tekrar gelen minibüsle eve dönmüştüm. Yoktu. Yitirmiştim umudumu.

Bigün felaket hastalanmıştım, bademciklerim şişmiş, deli gibi titriyodum. Leş gibiydim. Annem ‘kalk giydireyim seni, doktora gidelim, iğne yapsın doktor da iyileş’ dedi. Korkmuyordum hiç iğneden o yüzden tehdit değil sağlığım için söylediğini gayet iyi biliyordum.
Yemek yiyemiyordum ıvır zıvır tüketiyordum hep. Evden çıkarken balık kraker vardı sebzeliğin üzerinde, onu attım cebe anneme fark ettirmeden.
Minibüs beklemeye koyulduk.
Bekle bekle gelmiyor, bekle allah bekle, bekle yavrum bekle AAAAAAAAĞĞ diye bağıracaktım ki göründü ufukta kayışını siktiğim.
Annem koltuk altlarımdan tutup atıverdi minibüsten içeri beni, sonra da kendi girdi. Ağır ağır gözlerimi süzdürürken minibüste arkaya doğru dönüp yürümemle, minibüsün sert freni yere kapaklanmama sebep oldu. ‘ığh ıhm ehe öhö’ diye canımın acısını belirtiyor yerde debeleniyordum sadece, yerden kalkmaya çalışırken bir el uzandı yukardan. OH MY FUCKIN GOD OHA SENSİN diyemedim ama çok demek isterdim.
Onun yüzünü görünce annemin arkamdan attığı çığlığı, havanın soğukluğunu hiç birşeyi görmez oldu gözüm. O’ydu ozan. O’ydu.  Patlak bmx lastiği gibi ‘FFFFFF’ edip yanına oturdum, annemde bi taraftan ‘iyi misin nasılsın iyi misin acıyo mu bi yerin acıyo mu ozan ozan ozan ozan’ diye 45lik plak gibi takılınca ‘YA ANNE OLTA ŞAMANDIRASI GİBİYİM YERE DEĞEMİYOM BİLE, Bİ ŞEYİM YOK DİZİM ACIDI O KADAR’ deyiverdim birden. Annem biraz bozulur gibi oldu, belertti gözlerini bana sonra önüne döndü gerçi.
Ben anneme öyle deyince kız gülmeye başladı. Teşekkür ettim ardından bende güldüm.
Keşke hep aynı minibüse binsek diye düşündüm. Bişey sunmam gerekti, elimi cebime atıp biraz ufalanmış balık krakeri açtım haşır huşur. Elimi içine daldırmadan direk ona uzattım.
‘teşekkür ederim’ deyip geri çevirdi teklifimi, güldü bi de.
Başka güldü, eskisi gibi gülmedi çünkü anlardım ben.
Nasıl güldü? Beğenmedi mi krakeri, birazcık ufalanmıştı yani niye güldü ki buna?
O andan sonra hiç birşey eskisi gibi değildi. Artık o aşkla baktığım kadının yerini kocaman bir hiç almıştı. Hiç. Sıfır.
Yiyecektin kızım o krakeri.
Zaten o günden sonra da bir daha görmedim kendisini. Adını da bilmiyorum. Sormadım. O da benim adımı bilmiyor. Bir tek, hangi gün çok dersimin olduğunu biliyor, bir de annemin beni kat kat giydirdiğini.
Yemedi orospu balık krakeri.
Minibüsten indikten sonra da fırlatıp attım yola doğru paketi.


Bir çocuğun ilk aşkı olacakken kocaman bir hiç oldun kahpe. Şimdi moruklamışsındır ama seni hiç unutmayacağım..